Gökberk Şencan / Her Telden
Arabalar, Bilim, Çeviriler, Edebiyat, Felsefe, Futbol, Mistizm, Mizah, Müzik, Siyaset, Tarih, Teknoloji
30 Ekim 2014 Perşembe
Kendimden Bir Şeyler...
Hiç bir zaman "çok sevilmek" istemem mesela. Çünkü ne kadar yükselirsen düşüşün de o kadar şiddetli oluyor. İnsanlarla arama hep mesafe koydum, onlara hep kötü yönlerimi gösterdim. Olduğumdan farklı görsünler istemedim. Hani böyleydin? Desinler istemedim. Sarıldığım kişiye tokat vurmayı da bildim mecazen tokatladığıma sarılmayı da. Adil olmaya çalıştım her zaman. Birşeyleri çok sevdim çok defa haddinden çok ama son nefesim de olsa hiç kimseye eyvallahım olmadı. Değerlerimden taviz vermedim hiçbir zaman. İnsanlara aslında ne kadar sıradan olduğumu göstermeye çalıştım hep. Kimse beni gözünde büyütsün istemedim. Yaptıklarımı hiç kimseye anlatmadım sadece sorarlarsa söylemeyi tercih ettim. Ön planda olmayı sevmedim hiçbir zaman. Gölgelerin ardından sürdürdüm hayatımı. Saklanmadım da, her konuda sorumluluk aldım aksine. Hiçbir konuda kendimi ispatlama gereği duymadım. Kimseyle yarışa girmedim çünkü dürüst yarışmayı bilmeyecek düşmanlar edinmek istemedim. Kendi yolumu çizdim ve orada ilerledim ama doğru ama yanlış. Hiçbir zaman sevmedim kendimden bahsetmeyi ama bazen sırf kendimi göstermek istemediğim anlarda kendimden bahsettim tezat yaparcasına. Ustam Nietzsche'nin dediği gibi; kendini gizlemenin en iyi yolu kendinden bahsetmektir diye. Başkalarının görmek istediği bir "kendim" yarattım ve öyle olduğuma inanmalarını istedim. Paranoyakçaydı belki kendimi gizleyişim, deşifre olmaktan korkmamdandı. Korku da değil aslında bilinmek istemedim. Yüzüm eskimesin, zihinlerde fazla haşır neşir olmayayım, beni fazla bilmesinler istedim. Belki susma hakkımı kullanıyordum, sadece zamanı geldiğinde konuşmaya çalıştım. Bazen herkesten çok konuştum, şimdiki gibi her cümlem birinci tekil şahıs oluyordu ama diyorum ya kendimi ifade ediş şeklim bu diye. Aslında egoistlik yapmıyorum hayır yakınından bile geçmem. Elime bir parça ekmek alıyorsam önce etrafımdakilere bakarım açlar mı diye. Egoist değilim sadece hikayemle bağ kurmasını istedim insanların. Çünkü biliyorum zihinlerinizde bir yerlerde hepiniz bu tür şeyler yaşıyorsunuz ya da belki ilk defa karşılaşıyorsunuz. Haddimi bilmeye çalıştım, boyumu aşmamaya çalıştım bazen gün geldi boyumdan çok daha büyük işlere kalkıştım ve başardım ama kim olduğumu unutmadım hiçbir zaman. Acıdan, üzerime saniyede yüzlerce iğne batıyormuş gibi kıvrandığım anları hiçbir zaman unutmadım. En mutlu anımda bile geçmişimle bağı koparmadım. Hikayemin dışına çıkmadım, yol göstermeye çalıştım insanlara. Severdim her zaman mücadeleleri. Korkmadım demek bir zaferdi benim için ve bu savaşa ömür boyu sadık kalmaya çalıştım. Meydan okudum en imkansız gördüğüm savaşlarıma, bana başaramazsın demeleri için yalvardım çünkü en güçlü olduğum anlar bunlardı. İçimdeki intikam ateşi sahip olduğum en güçlü silahtı ama kimsenin canını yakmadım. Sadece hayattan alacağım intikamlar oldu ve yenilmedim demek için aldım her nefesimi. Bıçağın sürtünme kuvveti ile vücudumda yaratacağı ısıyı ve devamında cildimin yırtılıp açılacak olmasını umursamadım aksine "gel, ben buradayım, en iyi vuruşunu yap!" dedim her zaman. Bazen en güçsüzdüm, nefes bile alamıyordum. Yeniktim, perişandım ama inanıyordum ki hikayemi tamamlamak için bu anları yaşamalıydım. Sadece işimi yaptım. Kim ne demiş, kaç puan almışım, karnem nasılmış hiç merak etmedim. Alçak gönüllü de olmadım hiçbir zaman çünkü ben bir liderim. Liderler gücünün farkında olmalıdır ama haddini de hiçbir zaman aşmamalıdırlar ki okyanuslarda devrilmeden bir kayıkla dünyayı turlayabilsinler. Belki bu kadar zor bir görev değildi ama rolüme sadık kaldım. Şu an ne düşündüğün de çok umurumda değil. Sana saygısızlık yapmıyorum hayır belki kimsenin duymadığı kadar saygı duyuyorum sana ama diyorum ya düşünmem hiç kim ne demiş, ne hissetmiş. Kendime en uygun olanı yaparım, en beğendiğim şekilde davranırım ve bu muhtemelen doğru olur ama hatalar da yaparım. Üzeri çizilip kapatılamayacak kadar derin hatalar. Ama deyip yazdığım herşeyin üzerine bir çizik atmayacağım, hayatın çelişkilerden ibaret olduğunu ve bunların son derece doğal olduğunu öğretmek isterim. Hani öyleydin de böyle diyorsun diyecektir insanlar. Siz de onlara deyin ki, dün güneş vardı bugün yağmur yağıyor nasıl her anın aynı olmasını bekleyebilirsin ki? Tek normal olan gündüzün gündüz, gecenin de gece olmasıdır. Çok fazla takılma bu gibi şeylere içinden çıkamazsın. Evet, çok fazla konuştum ama bu ilk defa oldu belki de son defa. Teşekkür ederim. En karanlık günlerinizin sonrası en aydınlık sabahlarınız olsun dileğiyle.
18 Ocak 2013 Cuma
Siyah Hayaller
Rüyalarımın başladığı yerden sesleniyorum. İçerde beni ne beklediğini bilmezken, o sanki ölümle kucaklaşırcasına heyecanla attığım adımların her biri ayrı bir film gibiydi. Bir sürü gökkuşağı var her tarafta, durdum bir an, cennet mi burası? Neden bu heyecanı duyuyorum. Aynı zamanda tuhaf birşeyler olmasını bekliyordum ama her şey yerli yerindeydi. Daha sonra kontrolü elime alıp farklı şeyler olmasını sağlamaya karar verdim derken bir yorgunluk çöktü ve bıraktım kalemi, bu anıyı yazmayacağım ama rüyalarımın başladığı yeri size göstermeye çalışacağım.
Atlattığım badirelere bakılacak olursa iki şey söylemek mümkün olurdu. Ya ben çok şanslı biriydim ya da dünyanın en şanssız insanlarından biriydim. Aslında o kadar yakın ki bu iki kavram birbirine. Kazanmak ve kaybetmek birbirine çok yakın şeyler aslında. Züğürt tesellisi babında aldığınız bir ‘hayırlısı olsun kardeş’ sözünde ne hissediyorsanız umutsuzluğa dair, kaybettiğinizde de o karmaşık hissi duyuyorsunuz. Kaybettim ama belki birşeyler olur diye. Terazinin hangi tarafındayım diye sorgularken ve yavaş yavaş terazinin ağır tarafında bulunan siz düşmeye yakınken karşı tarafa ağır bir taş koyulur ve eşitlik olur. Yani üç aşağı beş yukarı bu seyirde ilerler senaryo. Şanslı mıydım yeterince? Hem şans dediğiniz nedir ki, neye göre belirleniyor bu olay. Kıyaslamaya mı girmek gerekir illa ki, işte nice aç insanlar var, sakat var, kimsesiz var diye mi ele alınmalı yoksa durumunuzun ehemmiyeti mi ele alınmalıdır. Mesela 2 tip öğrenciyi ele alacak olursak, biri 97 puan alır 100 alamadım diye üzülür, tamam itici bir durumdur ama şu an olayı daha da objektif düşünelim derim, bir de diğer öğrenci vardır ki çok düşük bir puan almıştır anlık bir üzüntü duyar. Burada dikkat çekmek istediğim olayın sizin için olan ehemmiyeti yani kimisi için ufak birşeydir, bir başkası için hayati bir şey onu asla bilemezsiniz. O yüzden ben şanslı mıyım değil miyim, şanssız olduğum konularda yaşadığım hisler ve şanslı olduğumu hissettiğim konulardaki yaşadığım hislerin ortalamasını alıp karar vermeye çalışsam da 1 yanlış 3 doğruya bedeldi orada da aritmetik olarak. Sinek küçük ama işte huzur bozuyor her türlü. O yanlışlar her şekilde iyi şeylerin önünü kapatıyordu.
Açıkçası bu güne gelene kadar ne iyimser oldum, hayata gülücükler saçtım ne de en ufak rüzgarlarda devrilen ağaçlara benzedim. Mesafeyi korumak lazım her zaman. Mesafe demişken, rüyalarla da mesafeyi oldukça aşmış olduk. Herkesin kendine ait bir hayal dünyası var. O dünyada zaman daha farklı işliyor. Normalde iyi bir koşucu olmama rağmen kabuslarımda iki ayakkabım birbirine bağlı gibi sanki zincir varmışçasına adımlarım kilitleniyordu ya da ne bileyim sizi bir şey kovalıyor, nereye gitseniz peşinizde, bir türlü kurtulamıyorsunuz. Tam cesaret gelmiş, ki benden pek uzak bir şey değildir, işte o anda, saldıracağınız vakit rüya bitiyor uyanıyorsunuz. Şanssızım işte ben, en keyifli yerinde bitiveriyor rüya. Birşeye nasıl bakıyorsan öyle görünüyordur. Hani bu öğrenci örneğindeki gibi, düşük not alan pek üzülmüyor da diğeri tam puan alamadığı için üzülüyor onun gibi. Mesela çoğu için siyah iç karartan bir renktir. Aksine ben, onun içindeki her rengi görmeye çalışırım daha ziyade. O karanlık içinde görürüm her rengi. Körlerin dünyasından biraz farklıdır burası daha farklı hayaller sığdırırsınız gördüklerinizden. İçinde her renk vardır siyahın bana huzur verir iç karartmasının aksine hatta isterdim ki her eşyam siyah olsun duvarlarım bile, hiçbirşey bundan özel hissettiremezdi herhalde. Ha sonra neden körlerin diğer duyuları daha güçlü sanıyorsunuz? Sonar dalgalarla yer saptayan denizaltı radarı gibi bir algılama dünyaları vardır onların. Herşeyi siyah gördüklerinden diğer hisleri daha bir kuvvetlenmiştir, zifiri karanlıkta sizden daha iyi görürler herşeyi. Tam olarak bu yüzden olmasa da çok seviyorum siyahı. Rüyalarıma giden en kestirme yol en yakın onun içinden geçiyordu.
Ustam Nietzsche’nin mirasıdır aslında olaylara tersinden bakma yetisine sahip olmam. Aynı kör insanın, herşeyi siyah gören adamın karanlıkta yürüme iradesi gibi ben daha çok yokuş yukarı tırmanarak yaşamayı sevdim hayatı. Kimileri inmeyi bile beceremiyordu aynı zamanda. Bastığı toprağı bile göremiyorlardı hatta. Toprağı hissetmeli ayak ya da asfalt her neyse. Yokuş aşağı inmeye programlanmış içgüdüselleri pek bir köreltmişti onları, benim de yapabileceğim bir şey yoktu buna karşı. Hayal dünyasından söz ediyorduk. İnsan uyanıkken de rüya görür adına hayal denir ama bilinç daha açık olduğundan onları yönetme şansınız daha yüksektir. Kabus göremezsiniz o kadar sık, evin merdivenlerinden indiğinizde bir anda kendinizi bir havuzun içinde bulabilirsiniz. Her insan oralardan birşeyler almıştır kendine. Ben de bunları aldım işte, şu anda da yazmaya çalışıyorum. Daha çok üst kata çıkıyor benim merdivenlerim, pek inmeyi sevmem de…
25 Kasım 2012 Pazar
Hikâye'm
Kafamda öyle çok şey birikmiş ki… Öyle karışmış ki aklım,
içinden hangisini çıkarsam, ne söylesem, ne düşünsem? Bunları birbirinden
ayırmaya uğraşmakla geçti uzun bir zaman. Aşkın karnımda kelebekler uçurduğu
ergenlik dönemlerinden bu yana yaşayamadığım heyecanı özlemiştim. Öyle
hayallere kilitli kalmışım ki hayatın kendisini kaçırmışım. Birkaç bölüm
geriden takip ediyorum yok hatta ne bölümü birkaç sezon diyeyim şuna. Ama kayıp
kaldığım dönemlerde de başka tabloların başrollerinde kastırmışım kendimi.
Hergün sayfalarca yazı yazmışım sağa sola, kendim için iki satır ayırmamışım o yıllarda. 2-3 yıl falan oldu sanırım. Ve sanki öyle bir his var ki içimde, sanki jübile yazımı yazıyorum, bırakıyorum, atıyorum kalemi ok misali. Birşeylere nefret duymakla geçmiş zaman. Üzerine tuz dökülen buz gibi eritmiş sonra sevgi denen şey o hisleri. Sonra tekrar baktım aynaya bunları söylerken. Ve dedim ki; yaşlanmışım lan! Bir hikaye yazıyor yüzümde, pek de okunaklı değil açıkçası. Puslu biraz, buruşuk bir kağıt gibi yo hayır yaşlı da değil. Ama bana ait en azından. Çocukluğum geliyor aklıma. Ne hayallerle sarılmıştım hayata. O an daha karışıktı herşey ama daha heyecanlıydı be. Neyse hikâyemi anlatayım size sırlarımı etrafa saçmadan. Aslında var ya herkesin hikayesi üç aşağı beş yukarı aynı be abi. Herkes aynı hislerle kıskanıyor, üzülüyor, kızıyor falan ve bu arada farkettim uzun cümle kuramıyorum artık ben. Ha hikâyemi anlatacaktım değil mi? Bayağı karışık be dostum, labirent mi desem yoksa bilerek kaybolmayı seçtiğim bir yol mu bilemedim. Kendi seçimimdi aslında bu. Biraz çözülemez görünmek istedim hep. Ayak izlerimi takip edenler asla nereye gittiğimi anlayamasınlar istedim. Kimisi salak olduğumu bile düşünmüş olabilir ama evet senaryoda bu da yazıyordu yani rolümün bir parçasıydı ve bundan keyif aldım her daim. Prensiplerim oldu mu? Oldu tabii ki ama bir dergiye konuşur gibi yazmayayım be oksijen aldım karbondioksit verdim işte hepiniz gibi. Farkındayım hâlâ karmaşık konuşuyorum ama ne yapabilirim karakterime işlemiş artık. Sürekli ne diyeceğimi unuturum. Hayır bu rolümün parçası değil. Aynı anda birkaç şey geçiyorsa aklından asıl söylemek istediğini ya da düşündüğün her neyse ipin ucunu kaçırabiliyorsun. Hikâyem o yüzden hep yarım yamalak kaldı. Her konuda söz sahibiymişim de hepsi hakkında doktrinimden 2-3 satır yazmış geri kalan sayfayı boş bırakmışım. Başka bir şey bilmiyordum belki? Ya da birkaç sözle olayı noktalayabileceğimi sanıyordum. Filmin devamını izlemedim o yüzden hatta kaçırdığım sezonların çokluğundandı belki. Valla açıkçası şair ağzıyla, kafiyeli, afilli laflar etmeyi sevmiyorum artık. Süper bi tablo çizip kendini en güzel yere koymak pek bir narsist oluyor be kardeşim. Farkındayım, bu yazım çok kişisel oldu. Belki okumayı bıraktın bu satırlara gelene kadar ama inan bana kendinden birşeyler bulmanı istedim şu ana kadar. Çünkü dediğim gibi aslında hepimiz aynıyız. Sadece noktaları işte ne bileyim virgülleri, ünlemleri falan farklı yerlerde kullanmışız. İmzamız farklıymış yani. Çocukken gördüğüm manzara daha bir başkaydı işte. Pohpohlanmışsın oğlum, cicili bicili büyümüşsün ha sonra yeri gelmiş şaplağı yemişsin suratının tam ortasına. Ağlamışın zırıl zırıl sonra bir melek başını okşamış esnemeye başlamış ve uyuya kalmışsın. Uyandığında 2 kol sarılmış yine sana. Dur lan bu ben değilim. Ama kesin vardır atladığım sayfalarda bir yerlerde böyle bir şey.
Sonra şimdi farkettim ne kadar dalgalıymış bu deniz? İyi boğulmamışım bunca zaman, delirmemişim de. Bundan emin olamadım? Neyse çok düşünme, hep aynısı olur tepetaklak giderken kanatlanır uçarsın sebepsizce. Bana öyle oluyordu genelde bilmiyorum. Gözümden içeri giren her ışık fotonunun beynimdeki hücreleri birer birer öldürdüğü ve başımın döndüğü o sarhoşluk anlarında da öyle hissederdim aynı. Yatağım kayık gibi sallanıyor. Boğulduğum o denizdeyim yine delirdiğim. Çocukluğumun aynadaki hali gözümün önüne geliyor şimdiki halime bakarken ve hikayemi okuyorum gözbebeklerimde. Utandım bir an, şey kendime bile pek bakamam da…
Gökberk Şencan
Hergün sayfalarca yazı yazmışım sağa sola, kendim için iki satır ayırmamışım o yıllarda. 2-3 yıl falan oldu sanırım. Ve sanki öyle bir his var ki içimde, sanki jübile yazımı yazıyorum, bırakıyorum, atıyorum kalemi ok misali. Birşeylere nefret duymakla geçmiş zaman. Üzerine tuz dökülen buz gibi eritmiş sonra sevgi denen şey o hisleri. Sonra tekrar baktım aynaya bunları söylerken. Ve dedim ki; yaşlanmışım lan! Bir hikaye yazıyor yüzümde, pek de okunaklı değil açıkçası. Puslu biraz, buruşuk bir kağıt gibi yo hayır yaşlı da değil. Ama bana ait en azından. Çocukluğum geliyor aklıma. Ne hayallerle sarılmıştım hayata. O an daha karışıktı herşey ama daha heyecanlıydı be. Neyse hikâyemi anlatayım size sırlarımı etrafa saçmadan. Aslında var ya herkesin hikayesi üç aşağı beş yukarı aynı be abi. Herkes aynı hislerle kıskanıyor, üzülüyor, kızıyor falan ve bu arada farkettim uzun cümle kuramıyorum artık ben. Ha hikâyemi anlatacaktım değil mi? Bayağı karışık be dostum, labirent mi desem yoksa bilerek kaybolmayı seçtiğim bir yol mu bilemedim. Kendi seçimimdi aslında bu. Biraz çözülemez görünmek istedim hep. Ayak izlerimi takip edenler asla nereye gittiğimi anlayamasınlar istedim. Kimisi salak olduğumu bile düşünmüş olabilir ama evet senaryoda bu da yazıyordu yani rolümün bir parçasıydı ve bundan keyif aldım her daim. Prensiplerim oldu mu? Oldu tabii ki ama bir dergiye konuşur gibi yazmayayım be oksijen aldım karbondioksit verdim işte hepiniz gibi. Farkındayım hâlâ karmaşık konuşuyorum ama ne yapabilirim karakterime işlemiş artık. Sürekli ne diyeceğimi unuturum. Hayır bu rolümün parçası değil. Aynı anda birkaç şey geçiyorsa aklından asıl söylemek istediğini ya da düşündüğün her neyse ipin ucunu kaçırabiliyorsun. Hikâyem o yüzden hep yarım yamalak kaldı. Her konuda söz sahibiymişim de hepsi hakkında doktrinimden 2-3 satır yazmış geri kalan sayfayı boş bırakmışım. Başka bir şey bilmiyordum belki? Ya da birkaç sözle olayı noktalayabileceğimi sanıyordum. Filmin devamını izlemedim o yüzden hatta kaçırdığım sezonların çokluğundandı belki. Valla açıkçası şair ağzıyla, kafiyeli, afilli laflar etmeyi sevmiyorum artık. Süper bi tablo çizip kendini en güzel yere koymak pek bir narsist oluyor be kardeşim. Farkındayım, bu yazım çok kişisel oldu. Belki okumayı bıraktın bu satırlara gelene kadar ama inan bana kendinden birşeyler bulmanı istedim şu ana kadar. Çünkü dediğim gibi aslında hepimiz aynıyız. Sadece noktaları işte ne bileyim virgülleri, ünlemleri falan farklı yerlerde kullanmışız. İmzamız farklıymış yani. Çocukken gördüğüm manzara daha bir başkaydı işte. Pohpohlanmışsın oğlum, cicili bicili büyümüşsün ha sonra yeri gelmiş şaplağı yemişsin suratının tam ortasına. Ağlamışın zırıl zırıl sonra bir melek başını okşamış esnemeye başlamış ve uyuya kalmışsın. Uyandığında 2 kol sarılmış yine sana. Dur lan bu ben değilim. Ama kesin vardır atladığım sayfalarda bir yerlerde böyle bir şey.
Sonra şimdi farkettim ne kadar dalgalıymış bu deniz? İyi boğulmamışım bunca zaman, delirmemişim de. Bundan emin olamadım? Neyse çok düşünme, hep aynısı olur tepetaklak giderken kanatlanır uçarsın sebepsizce. Bana öyle oluyordu genelde bilmiyorum. Gözümden içeri giren her ışık fotonunun beynimdeki hücreleri birer birer öldürdüğü ve başımın döndüğü o sarhoşluk anlarında da öyle hissederdim aynı. Yatağım kayık gibi sallanıyor. Boğulduğum o denizdeyim yine delirdiğim. Çocukluğumun aynadaki hali gözümün önüne geliyor şimdiki halime bakarken ve hikayemi okuyorum gözbebeklerimde. Utandım bir an, şey kendime bile pek bakamam da…
Gökberk Şencan
8 Mayıs 2012 Salı
Teknolojinin Evrimi
Öncelikle merhaba arkadaşlar. Son yazımın ardından yaklaşık 1 yıl geçti ve artık geri dönme zamanının geldiğine kanî oldum. Uzun süredir yazmıyor olmam dolasıyla da bayağı bi geri kaldığımı hissettim. Ortalıkta yeni yeni yazarlar türemiş bel altı esprilerle her konuyu idare ederek nam salmışlar en basit tarzlarıyla. Kimin ne yaptığı açıkçası beni ilgilendirmez ama artık yazmam gerektiği düşüncesi beni buralara kadar sürükledi. Her neyse.
Şimdi size kısa kısa teknolojinin evriminden bahsedeceğim. Öncelikle teknoloji nedir onu bir ele alalım. Teknoloji demek teknik bilimidir, gelecek bilimidir. Ancak şimdilerde teknoloji denince akla sadece dijital aletler, iletişim sektörü işte ne bileyim taşınabilir bilgisayarlar falan geliyordur. Ancak bana sorarsanız teknolojinin, (ki teknik bilimi matematik ve fen konularıyla birlikte işlenen bir daldır') asıl teknolojinin bendeki yeri mimari ve sanattır. Zaten şimdi elektronik sanatlar vesilesiyle görüyoruz bunu. Mimari dediğiniz dal en karmaşık matematik formüllerinin işte efendime söyleyeyim, sacred geometry'nin ( http://bit.ly/JdrfMX ) Hinduların yoga yaparken çakra açmada kullandıkları kabalah termolojilerinin kullanıldığı alandır. Sizin basit gördüğünüz çoğu mimari yapı 3,4 bilinmeyenli denklem kurallarını içeren yapılardır aslında. Buna keza tarihte 13 bilinmeyenli denklemi çözen tek insan olarak bilinen Mimar Sinan'da mimar ustasıdır. Selimiye Camii dediğiniz yapıt en basitinden yumurtanın dikey durduğunda kırılmasının çok zor olduğu ve mimaride en çok, özellikle de camii yapımında kullanılan yumurta çatının, grek mimarisinde kullanılan sütun bloklardan çok daha sağlam olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Neyse şimdi konu o değil ben sadece mimari'nin ne kadar büyük bir bilim olduğunu bir kaç cümlede aktarmaya uğraştım.
Teknoloji inanılmaz bir hızda gelişti. Nazarımda en büyük icat olan televizyonun (ki asıl mucidi bir çocuktur bilinen İskoç mucidin aksine') gelişim süreci teknolojinin mihenk taşıdır bana göre. Kimilerine göre bilimin tanrısı kabul edilen Nikola Tesla RF dalgalarını bulmuş ve 1926 yılında ilk yayın yapan T.V. birkaç sene sonra insanları işlerinden alı koyar gerekçesiyle geri kaldırılmış daha sonra 1940'larda tekrar piyasaya sürülmüştür. Alexander Graham Bell'in telefonu icadıyla birlikte iletişim çağı XIX. yüzyılda start almıştır. Tarihçesini bi yana bırakalım ben gördüğüm kadarıyla gelişimini aktarmaya çalışacağım. 1985 model orta halli, çok öğrenmeye çalışan bir gencim. Çok sağlam bilgilerim yoktur hiçbir konuda ancak araştırmaya aşık olduğumu söyleyebilirim. Ben doğduğum yıllarda siyah-beyaz televizyonlar yerini renkli televizyonlara bırakmaya başlamıştı. 1990'larda ise elde taşınan şimdiye göre çok basit o zamana göre servet değerinde olan hesap makineleri, databanklar, dijital saatler, tetrisler ve durumu biraz iyi olanların sahip olduğu gameboy oyuncaklar yaygınlaşmıştı. O zaman bırakın taşınabilir bilgisayarları databank'a sahip olmak bile rüya gibi birşeydi. Tabii daha sonraları bu aletler de bir evrime uğradı ve çağrı cihazları yaygınlaştı. Ben gördüğüm evrimden bahsediyorum yoksa telefonlara 2000'li yıllarda entegre edilen infrared ve bluetooth teknolojilerinin mazisi çok çok eskidir. Bluetooth 1978'de Amerikan askerlerinin dişine taktığı haberleşme amaçlı mikro telsiz cihazlarıydı her neyse konuyu yaymadan gördüğüm evrime ve gelişeceği haline çevirmek istiyorum yörüngeyi. Şimdiki zaman çocukları bilgisayarlarla büyüyor açıkçası bu bizim için çok büyük bir lükstü. Bir düşünün 1990 yılındasınız biri size ilerde bir alet çıkacağını, bununla birbirinize telefon açabileceğinizi, yazılı ileti gönderebileceğinizi daha sonraları içine kasetteki ses dosyalarının aktarılıp kulaklık ile şarkı dinleyeceğinizi hatta bu aletle resim ve video çekebileceğinizi, internete (!) girebileceğinizi söyleseler, peki bu alet uçabiliyor mu diye sorardınız galiba. Ben bunu niye anlattım şimdi? Yazıyı yazmama asıl sebep olan öngörülerimi aktarmak için bir girişti sadece ve evet biliyorum biraz da uzun oldu. Taşınabilir telefonla yapabileceklerinizi düşününce... Peki daha neler yapabiliriz bu cihazla, gelişimi durdu mu sizce? Durun ben kısaca halihazırda yapılabilenleri aktarayım. Projektör görüntüsü ile duvara, panoya ya da bir nesneye görüntü verebilmek. Düşünün bu cihaz ilerde daha ne kadar gelişebilir? Mikro belleklerin gitgide genişlediği şu zamanda içine gigabytelar, terabytelar, petabytelar hatta exabytelar, zettabytler ve yottabytlelar aldığı halini düşünün bir. Ki benim hesap makinemin belleği varsa yoksa birkaç byte'dı. Kilobyte, megabyte ve gigabyte izledi onu herneyse. Neler yapabiliriz bu cihazla. Muhtemelen içinde quantum fiziği teoremlerinden tutun da nanoteknolojiye envai çeşit bilim kuramı kullanılmış cihazlar olacaktır diyorum ki bunlar zaten şu an olan cihazlar. Kısaca söz edelim quantum'la ne yapabilirsiniz. Işığı -800 derecede dondurup sınırsız işlemci gücü bir artısıdır. Nanoteknoloji ise kusura bakmayın google'dan bakmadan yazdığım için yanlış bilgi verebilirim 1 nanometre santimetrenin 16.000/1'i olması lazım. Bunun içine bulunduğunuz yerden ay'a kadar üstüste dizilmiş ansiklopediler dizildiğini ve 1 nanometrenin içinde bu kadar bilgi saklayabildiğini düşünün. E tamam güzel kardeşim bunu niye bize anlatıyorusun? Bunu şunun için anlatıyorum nano cihazlarla sınırsız hafıza değerlerine ulaşabileceğiniz gibi içine yüklediğiniz kimyasal kodlarla da uzay gemilerinde kullanılan kendi kendine hasar giderme olanaklarından tutun da enerji alabilme faydalarından yararlanabilirsiniz. Oo güzel hemen alalım bir tane... Daha değil kardeşlerim. Bu konuya biraz daha eğilecek olursak, bir mobil cihazda bunlarla neler yapabiliriz? Hologramdan 3 boyutlu görüntüler çıkardığını düşünün (ki zaten böyle bir teknoloji var, ben sadece elinizdeki mobil cihazla yapabildiğiniz halini anlatıyorum') ve o görüntünün içersindeki veri tabanı ile sizin bir arkadaşınız olduğunu, ona bir karakter verebildiğinizi, ses tonu, görüntüsü ve kendini insan gibi geliştirebilme özellikleri olduğunu düşünün. Şu an bile internet yüzünden kafasını kaldırmayan bizler, facebook'dan gelen bir yorumu ya da beğeniyi bir dost selamına tercih eden hale gelmiş bizler onun ne derece bağımlısı olurduk? Biraz daha öteye gidelim mi? Ben 27 yılda bu kadarını gördüm. Binlerce kaset ve plaktan oluşan şarkıyı tırnak kadar küçük bir mikro belleğe kaydettim. Bir 25 sene sonra bunlar sahip olduğumuz cihazlar olacak. Bir düşünün odanızda yalnızsınız bir görüntü çıkıyor duvara ya da koltuğa oturuyor her neyse onunla konuşuyor, şakalaşıyorsunuz. Hatta bu internetten bir arkadaşınız oluyor. Şu anki web kamerası ile yaptığınız gibi. Ama siber olanı biraz daha tuhaf, düşünsenize dostunuz olmuş, en yakın arkadaşınız olmuş. Mümkün değil mi? Peki şimdiki hayatlarınız ne derece mümkündü? Neyse, biraz daha açalım konuyu. Bu hologramlar sevgiliniz olsa, size herşeyden daha iyi gelse, akıl hocanız olsa şimdi evde annenizi, babanızı görmek yerine internette "kankalarınızla" konuşmayı tercih ettiğiniz gibi onları tercih etseniz? Yahu bu konu ilginçmiş daha ne yapılabilir ki? diye soruyorsanız ben şu anda da mümkün olan teknolojileri de anlatayım. Bu arkadaşınız görüntüden ibaret olmasa? Dokunabileceğiniz birşey olsa, bir robot gibi? O da var kardeşlerim merak etmeyin ve 25 sene sonra nasıl gelişir siz var sayın. Teni var, terliyor, su içiyor, yemek yiyor, tercihleri var, duyguları var... Mümkün değil mi sanıyorsunuz? Bu zaten var şu an. İçindeki nano çiplerle sizden bile zeki olabilecek kadar bilgi sahibi ve kişiliği gelişiyor her an birşeyler öğrenebiliyor. Ne derece tehlikeli olurdu? Düşünmek bile istemiyorum. Sonra okullar yerine bu kişilerden ders alıyorsunuz, sınavlara sokuyor sizi, karne veriyor. Hahaha ne komik değil mi? Şimdiki hayatımız bundan çok da farksız değil canlarım. Biz sadece o zamanların prototipini uyguluyoruz şu an. Stephen Hawking'in de kullandığı internete girilebilen, düşüncelerinizi anlatan lens cihazlarla sınavda çekebileceğiniz kopyaları düşünün. Sınavlara xray cihazlarından ya da çok daha gelişmiş olanıyla herneyse onlarla taranarak mı gireceğiz? Hayal kurmuyorum bakın bu teknoloji zaten mevcut ben olasılıkları aktarıyorum sadece.
Bir 70 yıl sonra ek icatları da hayal edin. Artık görünmezlik mi olur ne bileyim beynimize çip takılır da zekamız mı gelişir ya da fiziksel kondisyonlarımız orasını siz varsayın. Aslında bununla ilgili de bazı gerçekler var. Bence iletişim teknolojisinin çok çok daha önünde olan genetik bilimi. Çift sarmallı deoksribo nükleik asitlerin yani DNA'nın, 23 dişi, 23 erkek 46 hücreli bir spermin, bir nanometre çapındaki alana sahip hücrenin içinde 1 petabyte veri içerdiğini duysanız aman be deyip burun kıvırırdınız sanırım. Hadi bu seferlik öyle olsun ben biraz da buradan anlatayım. Genetik bilimi şu an öyle bir seviyede ki, yabancı dizilerde bas bas bağırıp anlatmaya çalıştıkları, Prison Break dizisindeki Scylla cihazı, Heroes dizisindeki süper yeteneklere sahip insanların hayatları ve Chuck dizisindeki Einstein Intersect kitabında anlatılan intersekt teknolojisi ile yarı insan, yarı robot kıvamında olduğu ve sınırsız bilgi ve yeteneğe sahip olduğu anlatılan bu gibi diziler hiçbirinizin dikkatini çekmemiştir belki. Bu son zamanlar ağızlara sakız olan Illuminati dalgası, onun en büyük aileleri Rothschild'ler, Rockafeller'lar ne yapıyor sanıyorsunuz? Bu adamların sınırsız gücü ve parası var ne yaparlardı o zaman? Ölümsüz olmayı isteyebilirlerdi mesela ya da süper güçlere sahip olmayı. Belki de öyledirler bilmiyorum. Ha sonra bu adamların amaçları ne olurdu? New World Order diye bi dalga var hiç maddelerini okudunuz mu bilmiyorum hani şu 1 dolarda da yazan. Neyse bilmeyen arkadaşlar da Yeni Dünya Düzeni'ne şöyle bir göz atsın konuyu bulandırmayalım. İnsanlığı %10 nüfusa kalana kadar yok etmek planları arasında ama yukardaki Allah, şeytanın bu isteğine geçmişte olduğu gibi şimdi de izin vermeyecektir. Yani çok korkunç amaç ve hedefleri var. Bizzat saatler ve günlerce araştırdığım Denver International Airport'ta da bunu nasıl yapacaklarını anlatıyorlar ilgili arkadaşlar bir araştırsın derim. Konuyu bağlayacağım nokta ise bir önceki paragrafta adı geçen yarı robot, yarı insan DNA'ya sahip yaratıklar. Bunlardan E.T. adlı (Extraterrestrial) şarkıda şöyle söz ediliyor; ( http://bit.ly/JUE9CF ) ayrıca şarkının diğer adı Futuristic Lover yani gelecekteki sevgili. Eğer linke de göz attıysanız size bir de klibini önereyim ( http://bit.ly/dLxULK )
Evet arkadaşlar şimdilik anlatmak istediklerim bu kadar. Umarım başarılı bir yazı olmuştur, umarım beğenmişsinizdir. Devamını getirmeyi düşünüyorum ancak bu kadar düşünceyi bir araya getirmek kolay olmadı bunu da belirtmek isterim. Zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim.
Gökberk Şencan
Şimdi size kısa kısa teknolojinin evriminden bahsedeceğim. Öncelikle teknoloji nedir onu bir ele alalım. Teknoloji demek teknik bilimidir, gelecek bilimidir. Ancak şimdilerde teknoloji denince akla sadece dijital aletler, iletişim sektörü işte ne bileyim taşınabilir bilgisayarlar falan geliyordur. Ancak bana sorarsanız teknolojinin, (ki teknik bilimi matematik ve fen konularıyla birlikte işlenen bir daldır') asıl teknolojinin bendeki yeri mimari ve sanattır. Zaten şimdi elektronik sanatlar vesilesiyle görüyoruz bunu. Mimari dediğiniz dal en karmaşık matematik formüllerinin işte efendime söyleyeyim, sacred geometry'nin ( http://bit.ly/JdrfMX ) Hinduların yoga yaparken çakra açmada kullandıkları kabalah termolojilerinin kullanıldığı alandır. Sizin basit gördüğünüz çoğu mimari yapı 3,4 bilinmeyenli denklem kurallarını içeren yapılardır aslında. Buna keza tarihte 13 bilinmeyenli denklemi çözen tek insan olarak bilinen Mimar Sinan'da mimar ustasıdır. Selimiye Camii dediğiniz yapıt en basitinden yumurtanın dikey durduğunda kırılmasının çok zor olduğu ve mimaride en çok, özellikle de camii yapımında kullanılan yumurta çatının, grek mimarisinde kullanılan sütun bloklardan çok daha sağlam olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Neyse şimdi konu o değil ben sadece mimari'nin ne kadar büyük bir bilim olduğunu bir kaç cümlede aktarmaya uğraştım.
Teknoloji inanılmaz bir hızda gelişti. Nazarımda en büyük icat olan televizyonun (ki asıl mucidi bir çocuktur bilinen İskoç mucidin aksine') gelişim süreci teknolojinin mihenk taşıdır bana göre. Kimilerine göre bilimin tanrısı kabul edilen Nikola Tesla RF dalgalarını bulmuş ve 1926 yılında ilk yayın yapan T.V. birkaç sene sonra insanları işlerinden alı koyar gerekçesiyle geri kaldırılmış daha sonra 1940'larda tekrar piyasaya sürülmüştür. Alexander Graham Bell'in telefonu icadıyla birlikte iletişim çağı XIX. yüzyılda start almıştır. Tarihçesini bi yana bırakalım ben gördüğüm kadarıyla gelişimini aktarmaya çalışacağım. 1985 model orta halli, çok öğrenmeye çalışan bir gencim. Çok sağlam bilgilerim yoktur hiçbir konuda ancak araştırmaya aşık olduğumu söyleyebilirim. Ben doğduğum yıllarda siyah-beyaz televizyonlar yerini renkli televizyonlara bırakmaya başlamıştı. 1990'larda ise elde taşınan şimdiye göre çok basit o zamana göre servet değerinde olan hesap makineleri, databanklar, dijital saatler, tetrisler ve durumu biraz iyi olanların sahip olduğu gameboy oyuncaklar yaygınlaşmıştı. O zaman bırakın taşınabilir bilgisayarları databank'a sahip olmak bile rüya gibi birşeydi. Tabii daha sonraları bu aletler de bir evrime uğradı ve çağrı cihazları yaygınlaştı. Ben gördüğüm evrimden bahsediyorum yoksa telefonlara 2000'li yıllarda entegre edilen infrared ve bluetooth teknolojilerinin mazisi çok çok eskidir. Bluetooth 1978'de Amerikan askerlerinin dişine taktığı haberleşme amaçlı mikro telsiz cihazlarıydı her neyse konuyu yaymadan gördüğüm evrime ve gelişeceği haline çevirmek istiyorum yörüngeyi. Şimdiki zaman çocukları bilgisayarlarla büyüyor açıkçası bu bizim için çok büyük bir lükstü. Bir düşünün 1990 yılındasınız biri size ilerde bir alet çıkacağını, bununla birbirinize telefon açabileceğinizi, yazılı ileti gönderebileceğinizi daha sonraları içine kasetteki ses dosyalarının aktarılıp kulaklık ile şarkı dinleyeceğinizi hatta bu aletle resim ve video çekebileceğinizi, internete (!) girebileceğinizi söyleseler, peki bu alet uçabiliyor mu diye sorardınız galiba. Ben bunu niye anlattım şimdi? Yazıyı yazmama asıl sebep olan öngörülerimi aktarmak için bir girişti sadece ve evet biliyorum biraz da uzun oldu. Taşınabilir telefonla yapabileceklerinizi düşününce... Peki daha neler yapabiliriz bu cihazla, gelişimi durdu mu sizce? Durun ben kısaca halihazırda yapılabilenleri aktarayım. Projektör görüntüsü ile duvara, panoya ya da bir nesneye görüntü verebilmek. Düşünün bu cihaz ilerde daha ne kadar gelişebilir? Mikro belleklerin gitgide genişlediği şu zamanda içine gigabytelar, terabytelar, petabytelar hatta exabytelar, zettabytler ve yottabytlelar aldığı halini düşünün bir. Ki benim hesap makinemin belleği varsa yoksa birkaç byte'dı. Kilobyte, megabyte ve gigabyte izledi onu herneyse. Neler yapabiliriz bu cihazla. Muhtemelen içinde quantum fiziği teoremlerinden tutun da nanoteknolojiye envai çeşit bilim kuramı kullanılmış cihazlar olacaktır diyorum ki bunlar zaten şu an olan cihazlar. Kısaca söz edelim quantum'la ne yapabilirsiniz. Işığı -800 derecede dondurup sınırsız işlemci gücü bir artısıdır. Nanoteknoloji ise kusura bakmayın google'dan bakmadan yazdığım için yanlış bilgi verebilirim 1 nanometre santimetrenin 16.000/1'i olması lazım. Bunun içine bulunduğunuz yerden ay'a kadar üstüste dizilmiş ansiklopediler dizildiğini ve 1 nanometrenin içinde bu kadar bilgi saklayabildiğini düşünün. E tamam güzel kardeşim bunu niye bize anlatıyorusun? Bunu şunun için anlatıyorum nano cihazlarla sınırsız hafıza değerlerine ulaşabileceğiniz gibi içine yüklediğiniz kimyasal kodlarla da uzay gemilerinde kullanılan kendi kendine hasar giderme olanaklarından tutun da enerji alabilme faydalarından yararlanabilirsiniz. Oo güzel hemen alalım bir tane... Daha değil kardeşlerim. Bu konuya biraz daha eğilecek olursak, bir mobil cihazda bunlarla neler yapabiliriz? Hologramdan 3 boyutlu görüntüler çıkardığını düşünün (ki zaten böyle bir teknoloji var, ben sadece elinizdeki mobil cihazla yapabildiğiniz halini anlatıyorum') ve o görüntünün içersindeki veri tabanı ile sizin bir arkadaşınız olduğunu, ona bir karakter verebildiğinizi, ses tonu, görüntüsü ve kendini insan gibi geliştirebilme özellikleri olduğunu düşünün. Şu an bile internet yüzünden kafasını kaldırmayan bizler, facebook'dan gelen bir yorumu ya da beğeniyi bir dost selamına tercih eden hale gelmiş bizler onun ne derece bağımlısı olurduk? Biraz daha öteye gidelim mi? Ben 27 yılda bu kadarını gördüm. Binlerce kaset ve plaktan oluşan şarkıyı tırnak kadar küçük bir mikro belleğe kaydettim. Bir 25 sene sonra bunlar sahip olduğumuz cihazlar olacak. Bir düşünün odanızda yalnızsınız bir görüntü çıkıyor duvara ya da koltuğa oturuyor her neyse onunla konuşuyor, şakalaşıyorsunuz. Hatta bu internetten bir arkadaşınız oluyor. Şu anki web kamerası ile yaptığınız gibi. Ama siber olanı biraz daha tuhaf, düşünsenize dostunuz olmuş, en yakın arkadaşınız olmuş. Mümkün değil mi? Peki şimdiki hayatlarınız ne derece mümkündü? Neyse, biraz daha açalım konuyu. Bu hologramlar sevgiliniz olsa, size herşeyden daha iyi gelse, akıl hocanız olsa şimdi evde annenizi, babanızı görmek yerine internette "kankalarınızla" konuşmayı tercih ettiğiniz gibi onları tercih etseniz? Yahu bu konu ilginçmiş daha ne yapılabilir ki? diye soruyorsanız ben şu anda da mümkün olan teknolojileri de anlatayım. Bu arkadaşınız görüntüden ibaret olmasa? Dokunabileceğiniz birşey olsa, bir robot gibi? O da var kardeşlerim merak etmeyin ve 25 sene sonra nasıl gelişir siz var sayın. Teni var, terliyor, su içiyor, yemek yiyor, tercihleri var, duyguları var... Mümkün değil mi sanıyorsunuz? Bu zaten var şu an. İçindeki nano çiplerle sizden bile zeki olabilecek kadar bilgi sahibi ve kişiliği gelişiyor her an birşeyler öğrenebiliyor. Ne derece tehlikeli olurdu? Düşünmek bile istemiyorum. Sonra okullar yerine bu kişilerden ders alıyorsunuz, sınavlara sokuyor sizi, karne veriyor. Hahaha ne komik değil mi? Şimdiki hayatımız bundan çok da farksız değil canlarım. Biz sadece o zamanların prototipini uyguluyoruz şu an. Stephen Hawking'in de kullandığı internete girilebilen, düşüncelerinizi anlatan lens cihazlarla sınavda çekebileceğiniz kopyaları düşünün. Sınavlara xray cihazlarından ya da çok daha gelişmiş olanıyla herneyse onlarla taranarak mı gireceğiz? Hayal kurmuyorum bakın bu teknoloji zaten mevcut ben olasılıkları aktarıyorum sadece.
Bir 70 yıl sonra ek icatları da hayal edin. Artık görünmezlik mi olur ne bileyim beynimize çip takılır da zekamız mı gelişir ya da fiziksel kondisyonlarımız orasını siz varsayın. Aslında bununla ilgili de bazı gerçekler var. Bence iletişim teknolojisinin çok çok daha önünde olan genetik bilimi. Çift sarmallı deoksribo nükleik asitlerin yani DNA'nın, 23 dişi, 23 erkek 46 hücreli bir spermin, bir nanometre çapındaki alana sahip hücrenin içinde 1 petabyte veri içerdiğini duysanız aman be deyip burun kıvırırdınız sanırım. Hadi bu seferlik öyle olsun ben biraz da buradan anlatayım. Genetik bilimi şu an öyle bir seviyede ki, yabancı dizilerde bas bas bağırıp anlatmaya çalıştıkları, Prison Break dizisindeki Scylla cihazı, Heroes dizisindeki süper yeteneklere sahip insanların hayatları ve Chuck dizisindeki Einstein Intersect kitabında anlatılan intersekt teknolojisi ile yarı insan, yarı robot kıvamında olduğu ve sınırsız bilgi ve yeteneğe sahip olduğu anlatılan bu gibi diziler hiçbirinizin dikkatini çekmemiştir belki. Bu son zamanlar ağızlara sakız olan Illuminati dalgası, onun en büyük aileleri Rothschild'ler, Rockafeller'lar ne yapıyor sanıyorsunuz? Bu adamların sınırsız gücü ve parası var ne yaparlardı o zaman? Ölümsüz olmayı isteyebilirlerdi mesela ya da süper güçlere sahip olmayı. Belki de öyledirler bilmiyorum. Ha sonra bu adamların amaçları ne olurdu? New World Order diye bi dalga var hiç maddelerini okudunuz mu bilmiyorum hani şu 1 dolarda da yazan. Neyse bilmeyen arkadaşlar da Yeni Dünya Düzeni'ne şöyle bir göz atsın konuyu bulandırmayalım. İnsanlığı %10 nüfusa kalana kadar yok etmek planları arasında ama yukardaki Allah, şeytanın bu isteğine geçmişte olduğu gibi şimdi de izin vermeyecektir. Yani çok korkunç amaç ve hedefleri var. Bizzat saatler ve günlerce araştırdığım Denver International Airport'ta da bunu nasıl yapacaklarını anlatıyorlar ilgili arkadaşlar bir araştırsın derim. Konuyu bağlayacağım nokta ise bir önceki paragrafta adı geçen yarı robot, yarı insan DNA'ya sahip yaratıklar. Bunlardan E.T. adlı (Extraterrestrial) şarkıda şöyle söz ediliyor; ( http://bit.ly/JUE9CF ) ayrıca şarkının diğer adı Futuristic Lover yani gelecekteki sevgili. Eğer linke de göz attıysanız size bir de klibini önereyim ( http://bit.ly/dLxULK )
Evet arkadaşlar şimdilik anlatmak istediklerim bu kadar. Umarım başarılı bir yazı olmuştur, umarım beğenmişsinizdir. Devamını getirmeyi düşünüyorum ancak bu kadar düşünceyi bir araya getirmek kolay olmadı bunu da belirtmek isterim. Zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim.
Gökberk Şencan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
