Powered By Blogger

18 Ocak 2013 Cuma

Siyah Hayaller







Rüyalarımın başladığı yerden sesleniyorum. İçerde beni ne beklediğini bilmezken, o sanki ölümle kucaklaşırcasına heyecanla attığım adımların her biri ayrı bir film gibiydi. Bir sürü gökkuşağı var her tarafta, durdum bir an, cennet mi burası? Neden bu heyecanı duyuyorum. Aynı zamanda tuhaf birşeyler olmasını bekliyordum ama her şey yerli yerindeydi. Daha sonra kontrolü elime alıp farklı şeyler olmasını sağlamaya karar verdim derken bir yorgunluk çöktü ve bıraktım kalemi, bu anıyı yazmayacağım ama rüyalarımın başladığı yeri size göstermeye çalışacağım.

Atlattığım badirelere bakılacak olursa iki şey söylemek mümkün olurdu. Ya ben çok şanslı biriydim ya da dünyanın en şanssız insanlarından biriydim. Aslında o kadar yakın ki bu iki kavram birbirine. Kazanmak ve kaybetmek birbirine çok yakın şeyler aslında. Züğürt tesellisi babında aldığınız bir ‘hayırlısı olsun kardeş’ sözünde ne hissediyorsanız umutsuzluğa dair, kaybettiğinizde de o karmaşık hissi duyuyorsunuz. Kaybettim ama belki birşeyler olur diye. Terazinin hangi tarafındayım diye sorgularken ve yavaş yavaş terazinin ağır tarafında bulunan siz düşmeye yakınken karşı tarafa ağır bir taş koyulur ve eşitlik olur. Yani üç aşağı beş yukarı bu seyirde ilerler senaryo. Şanslı mıydım yeterince? Hem şans dediğiniz nedir ki, neye göre belirleniyor bu olay. Kıyaslamaya mı girmek gerekir illa ki, işte nice aç insanlar var, sakat var, kimsesiz var diye mi ele alınmalı yoksa durumunuzun ehemmiyeti mi ele alınmalıdır. Mesela 2 tip öğrenciyi ele alacak olursak, biri 97 puan alır 100 alamadım diye üzülür, tamam itici bir durumdur ama şu an olayı daha da objektif düşünelim derim, bir de diğer öğrenci vardır ki çok düşük bir puan almıştır anlık bir üzüntü duyar. Burada dikkat çekmek istediğim olayın sizin için olan ehemmiyeti yani kimisi için ufak birşeydir, bir başkası için hayati bir şey onu asla bilemezsiniz. O yüzden ben şanslı mıyım değil miyim, şanssız olduğum konularda yaşadığım hisler ve şanslı olduğumu hissettiğim konulardaki yaşadığım hislerin ortalamasını alıp karar vermeye çalışsam da 1 yanlış 3 doğruya bedeldi orada da aritmetik olarak. Sinek küçük ama işte huzur bozuyor her türlü. O yanlışlar her şekilde iyi şeylerin önünü kapatıyordu.

Açıkçası bu güne gelene kadar ne iyimser oldum, hayata gülücükler saçtım ne de en ufak rüzgarlarda devrilen ağaçlara benzedim. Mesafeyi korumak lazım her zaman. Mesafe demişken, rüyalarla da mesafeyi oldukça aşmış olduk. Herkesin kendine ait bir hayal dünyası var. O dünyada zaman daha farklı işliyor. Normalde iyi bir koşucu olmama rağmen kabuslarımda iki ayakkabım birbirine bağlı gibi sanki zincir varmışçasına adımlarım kilitleniyordu ya da ne bileyim sizi bir şey kovalıyor, nereye gitseniz peşinizde, bir türlü kurtulamıyorsunuz. Tam cesaret gelmiş, ki benden pek uzak bir şey değildir, işte o anda, saldıracağınız vakit rüya bitiyor uyanıyorsunuz. Şanssızım işte ben, en keyifli yerinde bitiveriyor rüya. Birşeye nasıl bakıyorsan öyle görünüyordur. Hani bu öğrenci örneğindeki gibi, düşük not alan pek üzülmüyor da diğeri tam puan alamadığı için üzülüyor onun gibi. Mesela çoğu için siyah iç karartan bir renktir. Aksine ben, onun içindeki her rengi görmeye çalışırım daha ziyade. O karanlık içinde görürüm her rengi. Körlerin dünyasından biraz farklıdır burası daha farklı hayaller sığdırırsınız gördüklerinizden. İçinde her renk vardır siyahın bana huzur verir iç karartmasının aksine hatta isterdim ki her eşyam siyah olsun duvarlarım bile, hiçbirşey bundan özel hissettiremezdi herhalde. Ha sonra neden körlerin diğer duyuları daha güçlü sanıyorsunuz? Sonar dalgalarla yer saptayan denizaltı radarı gibi bir algılama dünyaları vardır onların. Herşeyi siyah gördüklerinden diğer hisleri daha bir kuvvetlenmiştir, zifiri karanlıkta sizden daha iyi görürler herşeyi. Tam olarak bu yüzden olmasa da çok seviyorum siyahı. Rüyalarıma giden en kestirme yol en yakın onun içinden geçiyordu.

Ustam Nietzsche’nin mirasıdır aslında olaylara tersinden bakma yetisine sahip olmam. Aynı kör insanın, herşeyi siyah gören adamın karanlıkta yürüme iradesi gibi ben daha çok yokuş yukarı tırmanarak yaşamayı sevdim hayatı. Kimileri inmeyi bile beceremiyordu aynı zamanda. Bastığı toprağı bile göremiyorlardı hatta. Toprağı hissetmeli ayak ya da asfalt her neyse. Yokuş aşağı inmeye programlanmış içgüdüselleri pek bir köreltmişti onları, benim de yapabileceğim bir şey yoktu buna karşı. Hayal dünyasından söz ediyorduk. İnsan uyanıkken de rüya görür adına hayal denir ama bilinç daha açık olduğundan onları yönetme şansınız daha yüksektir. Kabus göremezsiniz o kadar sık, evin merdivenlerinden indiğinizde bir anda kendinizi bir havuzun içinde bulabilirsiniz. Her insan oralardan birşeyler almıştır kendine. Ben de bunları aldım işte, şu anda da yazmaya çalışıyorum. Daha çok üst kata çıkıyor benim merdivenlerim, pek inmeyi sevmem de…